Müzikte Yeni Bir Tarz : Samimiyet

Son zamanlarda popüler kültüre ait olmayan ancak yavaş yavaş bazı çevrelerce moda haline gelmeye başlayan bir müzik tarzı oluşmakta.

Çünkü İnsan...

Söyledikleriniz beni cezbetti doğrusu. Ama bu ülkede günler Neşet Ertaş ile biter. "Cahildim dünyanın rengine kandım" der her akşam ve ...

Kalbim

"dayanmak artık kolay değil bırakacak gibisin yarı yolda, kalbim"

Evren Bozması

üyük ev ablukada'nın en vurucu sözlere sahip 2 şarkısından biri "evren bozması". Diğeri de "en güzel yerinde evin" ama onla ilgili değil tabi bu yazı, "yakınlarda bir gezegende unuttuğum tüm şeyler"le alakalı.

"F Tipi" Filmi Hakkında...

devrimciler gidip filmde sıkılırken, filmden çıktıktan sonra "mutlaka izleyin bu hikayeler gerçek, f tiplerinde olanları görün" falan diyebilirler ama çok net biliyorum filmde sıkıldılar. çünkü evet anlatmak istenilen şey güzel ama ortaya çıkan şey değil.

17 Ekim 2013 Perşembe

Kendimi Koşturacak Değilim - 9

Gidenin arkasından gitme diye bağırabildin mi sen hiç? İçinden geçen budur hep ama çoğunlukla yapamazsın.  Bazen de avazın çıktığı kadar bağırırsın gitme diye ama giden kendinsindir bu sefer, bıraktığın bir başkası. Yine de bağırırsın.

Gitmek zorundasındır. Arkanda bir hayatı bırakırsın. Yaşanılan ve yaşanılacak olan bir hayatı. Her şeyiyle planlanmış ve her şeyinle kendini adadığın bir hayatı. Bazen, bazı şeyleri istemesen de yaparsın. Gidersin. Gitme diye bağırır bir şeyler ama duyan yoktur. Avazı çıktığı kadar susar her şey. Gitmek artık bir zorunluluktur. Kapı kapanacaktır, kapının dışında kalan da içinde kalan da günlerce ağlayacaktır. Ama ağlamak artık bir zorunluluktur.

Birgün her şeyi bırakıp çekersin kapıyı. Yeniden ve istemeden yeni bir şeylere başlamaya kalkarsın. Dönersin arkanı, sonra bir ses duymak istersin. Gitme. Gitme desin istersin ama demez. Kelimeler midir söylenemeyenler yoksa dönüp de sımsıkı sarılamayış mıdır problem bilinmez ama hepsi zorunluluktandır. Tekrar dönersin arkanı ve bağırırsın hıçkıra hıçkıra, "ne olursun gitme de."

Demez, diyemez. Dese de bir şey değişmez. Hıçkırıklarınla beraber yanağından süzülen gözyaşlarınla kalırsın. Sonra kapatırsın kapıyı ve gördüğün son şey, yüzü göz yaşlarına boğulmuş bir kadındır. Ne kadın istemiştir gitmeni ne de sen. Ama gitmek zorunluluktur artık.

Sonra bütün dünya değişir. Her şey kapanır. Gittiğin falan yoktur. Kalırsın orada. Kurumaz gözyaşları. Ama gitmek zorunluluktur, elden bir şey gelmez. İki kişi istese bile, kimse gitme kal diyemez. Yeni bir hayata dönersin yüzünü, ne olduğunu bilmediğin boktan bir dünyaya.

İşte bazen gidenin arkasında gitme diye bağırabilmek bile bir işe yaramaz. İki taraf birden bunu söylese bile, gitmek zorunluluktur bazen. Biz hala daha hayallerimizde birbirimizle sarılıyor olsak bile, aslında bir daha hiç öyle bir an yaşanmayacaktır.

https://www.facebook.com/blogkafa

3 Ekim 2013 Perşembe

Kendimi Koşturacak Değilim - 8

Yağmur damlaları, toprağı yavaş yavaş ıslatıyor. Bana geçmişimi hatırlatan bir koku var burada. Aklımdan ve bilincimden uzak olduğum kadar eskiyi anımsatan bir tad. Bazen hayatı sadece toprağa düşen yağmur tanelerini izleyerek geçirmek istiyorsun. Çünkü buraya ait değilim. Bu zamana, bu akla ve bilince, bu kuru dünyaya ait değilim. O anın içinde geçmişten bir koku duyumsuyorum. Ben geçmişe aitim, benliğim orada kaldı. Şimdi burada durup bakarken dünyaya, kendim olmadığımdan eminim. Ruhumun saplanıp kaldığı bu bedeni tanımıyorum. Oysa çocukken ruh yönetir her şeyi. Şimdiyse bir hapis sanki bu bedenin içinde yaşamak.

Demlendiğim bir akşamın ortasındayım. Sevdiğiyle buluşmayı bekleyen insanları görüyorum. Şehrin ortası burası. Şehrin arka sokaklarında boğazı kesilen çocukları biliyorum. Bense hissetmiyorum. Ne sevmeyi, ne acımayı, ne kederlenmeyi. Hiçbir şey hissetmiyorum. Bu dünyadan geçip gidiyorum sadece. Bir adam yolda gazete satıyor, dünyayı değiştireceğiz diyor. Böyle hayalleri olanlara imreniyorum ama nasıl yapacak bilmiyorum. İnsanların yarısı umursamadan, yarısı da onu anlayamadan geçip gidiyorlar yanında. Dünya hepimizin avuçlarının arasından kayıp gidiyor böylece.

Yağmur damlaları, başımı ıslatıyor hafiften. Yaşama karşı duyduğum susuzluk kanıtlanıyor bakışlarımdan. Yüreğimin kuruluğu, etraftaki ıslaklıktan dolayı utanıyor. Bu vücudun dışına çıkmak isteyen bir şeyler var içimde. İnsanlar, yağmurdan korunmak için köşelere sığınıyor, para kazanmak için şemsiye satıyor. Çocuklar evlerinden fırlayıp ellerini kollarını açarak yağmurun altında ıslanıyor. Ben sigaramla beraber ıslanıyorum. Hiç gülümsemeden ciddi bir tavır takındığımın farkındayım ama içimdeki sevinci bir ben bilirim. İnsanlar neden içimdeki hisleri göremiyorlar? Bu kuru dünyanın değişmesini düşleyenlerin bile umrunda değil bu. Oysa bana sorarsanız, değişim bu koşullarda mümkün değil. Birbirimizi görmeliyiz. Bizi umursamadan ve anlayamadan yanımızdan geçip giden insanlara çok alıştık. İnsanlar içimdeki hisleri neden göremiyorlar, demiş miydim? Neden görmek istemiyorlar? Ben de bu dünyadan sönük bir yüz ifadesiyle geçip gidiyorum. İçimdeki bu hislerin ait olduğu bir an hatırlıyor gibiyim geçmişten. Yağmur taneleri, toprağı ıslatıyor yavaş yavaş. Yürüdükçe benliğimden uzaklaşıyorum. Koskocaman dünyada, köşeye sıkışmış hissediyorum kendimi. Bedenime hapsolmuş ve solmuş.

18 Eylül 2013 Çarşamba

Kendimi Koşturacak Değilim - 7

İki sene önceydi. Başıboş ve yalnız bir kimlikle çektiğim otostoplardan çok şey öğreniyordum. Her arabada farklı bir hikaye, farklı bir hayat, farklı farklı karakterler. Tabi boş muhabbetler bunlar. Elin marangozunun hayatına duygusal bir anlam falan yüklemedim hiç bu zaman sarfında. Ama o vakit anlam yüklemesem de her şeyin farkında olduğum bir yolculuk yaşadım. Birgün kırk derece sıcakta, tıpkı cennete açılan kapılar gibi klimalı bir araç durdu önümde ve atlayıverdim. Arabayı kullanan genç bendim, biliyordum. Yirmi yaşımdaki ben, yirmi beş yaşımdaki halimin arabasına biniyordu. Az biraz muhabbet ettik işte, ne olduğunu tahmin edersiniz. Ben de öğrenciydim senin gibi, böyle takılıyordum ama şimdi tüm hayatını çalışarak geçiren bir insan oldum işte falan dedi. Basit cümleler aslında ama bazen basit cümleler anlatıyor her şeyi. O cümlelerin altında yatan duyguyu çok iyi anlıyordum. O duyguların her birini yaşayacağımı biliyordum. Şimdi de o duyguyu yaşamakla meşgulüm. Gidip otostop çekmek istiyorum ama bir bakıyorum bunu yapan insanlara bakarak yaşıyorum bu mutluluğu. Ben yapamıyorum, geçti benden. Bazen mutsuzluğun geleceğini bilirsin ama hayatına hala daha sevinçle devam edersin. Biraz da zorunluluktandır bu. Mutluluğu bulmuşken keyfini çıkar kafası.

Bugün bir arkadaşım aradı; “Babam öldü” dedi. Üzüldüm tabi haliyle, “gel vodka var, sana da koyayım” dedim. Telefon suratıma kapatıldı. Napayım, benim de hayatım böyle işte. Bazen söyleyecek pek bir şey kalmıyor. Ne garip, söyleyecek hiçbir şeyim kalmamışken yazıyorum bu yazıyı. Şimdi ne alaka diyeceksiniz ama, çok alakası var ilk anlattığımla. Ben o zaman yirmi yaşındaydım ve yirmi beş yaşımdaki halimle karşılaşmıştım. Şimdiyse yirmi iki buçuk yaşımdayım diyip ortalayalım bu yaş mevzusunu. Çok arada kaldım yani. Her şeyin arasındayım şuan. Bütün duyguların, bütün dertlerin, her şeyin arasına sıkışmış durumdayım. Hiçbirini tam yaşayamıyorum, hepsi yarım kalıyor. Hiçbir acı –yada sevinç- bütün vücudumu kaplayamıyor. Hepsi belli bir kısmıma hitap ediyor. O yüzden işte daldan dala atlıyorum konuşurken. Daldan dala atlamak değil aslında, sana öyle geliyor sadece uzaktan. Bunlar benim ruhumun farklı bölgelerini esir almış duygular sadece. Hepsini topladığımda bir bütün oluşturuyorlar.
Hayatta hiçbir şey yolunda gitmiyorken, yolunda giden bir şey bulup ona tutunmayı istersin. İnsanım ben de tabi, aradığım bu. Üniversite yıllarımdaki gibi yüceltmiyorum kendimi, ilah değilim. İnsanım sadece. Burası da dünya sadece. Ne demiş Ah Muhsin Ünlü: “Burası dünya yahu, burası bu kadar işte”. Heh işte tam da öyle. Bütün beklentilerimi falan çöpe attım ben, bıraktım her şeyi. Yine yalnızım, değişen bir şey yok bu konuda ama aynı başıboş serseri olduğumu söyleyemeyeceğim. Artık başımı bir yere yaslayıp, hayatta tutunacak bir şeyimin olmasını istiyorum. Böyle bir şey yokken katlanılmaz oluyor her şey. Bakma sen, bu kadar derdim varken gülerek anlatıyor, dalga geçiyorum halimle. Bazen ben de anlamıyorum kendimi ama esir alıyor hepsi beni içten içe biliyor musun?

Akşam eve mutsuz geleceğim, bunu baştan söyleyeyim. Kişisel gelişim kitapları kandıramıyor beni, zamanında Schopenhauer okuduk. Zaten hep yanlış adamlardan başladım okumaya. Daha onsekizimde tanıştım Oğuz Atay’la, hala daha toparlanamadım.  Ama sevgilim, bıraktım ben artık kitapları falan. Eve geldiğimde çay demleyip muhabbet edecek miyiz, sevişecek miyiz uyumadan, bunları düşünüyorum sadece. Bunlar olduğunda mutsuz geldiğim evin kapısından mutlu gireceğim, bilesin. Mesela bugüne bugün Nietzsche’yi de okuduk biz ama olmuyor işte, insan tutunacak, güçsüzlüğünü yok sayacak bir dal arıyor, hayat bu. Herkes mükemmel olamıyor.Şu dünyadan gelen geçenler arasında sadece bir tanesi başarabildi bunu. O da belki de acıdan deliriverdi.

Ah Muhsin Ünlü’nün sadece bir şiir kitabı var ve bence bu ülkenin en iyi şiir kitaplarından biri. Diyorlar ki, yazacak mısın bir kitap daha? Yok diyor, ben o şiirleri annem öldüğünde hissettiğim acıyla yazdım ve bir daha o acı gibi bir şeyi yaşayabileceğimi düşünmüyorum. Ben bugünlerde hep Ah Muhsin Ünlü okuyorum sevgilim. Ayakkabılarını kapımın önünde görmek istiyorum kısaca. Çünkü bu, seni seviyorumun içine nal salmak demektir.

Ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim. Bütün bu dertler geçer gider, biliyorum. Yeter ki başımı göğsüne koyayım.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Kendimi Koşturacak Değilim - 6

Ölümüne henüz 34 sene, 3 ay, 7 gün kalmıştı ama saniyelerin geçtiğindendir sürekli bir koşturma peşindeydi. Yetişemiyor, bekleyemiyor ve sabredemiyordu. Nereden gelip nereye gittiğini hiç bilmiyordu. Sadece beynindeki hücrelerle, hissetmesini sağlayan hormonların savaşımından hayatı hakkında birkaç somut adım atıyordu.

Yanındaki kadına döndü, kadın susuyordu. Suskunluğunu dinlemeye çabaladı ama suratındaki cümleleri okumakta güçlük çekiyordu. Karışıyordu cümleler, toplu bir anlam çıkartamıyordu hiç. Adını anıp, "Sigara içer misin?" diye sordu kadına. Kadın paketten bir sigara çekti ve;
"İsmimi ne güzel söyledin." dedi.
"İçimden güzel geldin."

Kadın, bir şeyler söylüyordu ama gözleri parlamıştı. Gözlerinin parlaklığı tüm hayatı gölgeledi. Hallerinden memnun gibiydiler ama oturdukları masada hafif telaş vardı. Masa ne yapacağını bilemiyordu, sadece bir şeyler oluyordu. Kontrol diye bir şey yoktu. Saniyeler çok hızlıydı, anlayamadı olup biteni. İçinden geçen, şuankinden çok farklıydı. Çok farklı bir yaşam geçiyordu içinden. Bir kaç kelime etti ama kadın suskun kaldı.
Sanki masada eksik olan bir şeyler vardı. Masayı inceledi. Telaş hala oradaydı, boş iki bardak, iki telefon ve anahtarlık. Bir de süs olsun diye masayla duvarın arasında sallanıp duran oyuncak. Ama süs olsun diye değil, gözünü kaçırmak istediğinde bakacak yer olsun diye konulmuştu sanki masaya. Masada hala daha bir şeyler eksik gibiydi. Ama yanıldı, masada eksiklik değil fazlalık vardı. Masanın telaşı, içinde her türlü duyguyu bulunduruyordu, her şeyden biraz vardı ama hiçbir şeyden tam yoktu. En azından masanın üzerinde gidip gelen cümleler şimdilik bu kadarını sunuyordu. Tam o sırada telaş büyüdü.


Bir an kötü düşündü. Belki de istediği cümleler burada değildi. Konuşurken yine adını andı kadının. Bu sefer etkilenmedi kadın. Masadaki telaş masayı aşmıştı. Bu sefer hayatı gölgeyen, ismini koymakta korktukları bir histi. Bu sefer hayatı gölgeleyen şey, hayatın çok dışında bir şeydi. Hayattan koparan bir şey.

29 Ağustos 2013 Perşembe

Kendimi Koşturacak Değilim - 5 (Hayat Kavgası)



Çok sıkıldım yaşamaktan ve tabiî ki kayda geçmeyelim bunları. Hayat kavgası var burada, her daim kendini kayda tabi tutan. Orhan Gencebay anlatmış her şeyimi bana laf düşmez bugünlerde. Zaten yeni yeni anlıyorum bütün şarkıları, şiirleri bi
liyor musun? Mesela her şey sermaye için sevgilim. Sen bilir misin? Biz oturup yıldızlara laf atalım, çok fiyakalı sözlerle kayda dökelim bunları. Sonra noluyor biliyor musun, oturup dalga geçiyorsun kendinle. Kısacası güzel sevgilim, “yandım ben bari sen kendini kurtar.” Tabi bu arada beni de kurtarır mısın? Yoksa hayat kavgası verirken bir de yanında aşkın ızdırabını çekmek şart mıdır?

İnsan çekip gitmek istiyor hep. Basit şeylerden biri oldu tabi bu. Ne acı değil mi? En içten depresyonlarımızı basite indirgedik hep. Yaşamamızın koşulu mu şimdi bütün bunlar yoksa kaybetmişliğimizi mi kabulleniverdik bir anda. Düşlerim vardı benim, bilirsin. Terk ettim hepsini. Yok yok, terk etmedim, terk edildim. Yada her neyse… Sadece ne oluyorsa bu dünyada, elimde olmadan oluyor. Bugün bir adam oturdu yanıma ve dedi ki; nefret ediyorum kendimden. Ah dedim, abi ben daha bu yaşta kendim olamıyorum, nasıl nefret edeyim. Sen hiç değilse kendini tanıyıp nefret etmişsin. Ben daha kendimi bilemedim, yaşamıyor benliğim. Başkalarının hayatı bu, başkalarının icadıyım ben.

Gitmek istiyorum o yüzden. Başkalarının icadı olan bir hayatı yaşamak nasıl acı veriyor biliyor musun? Hayat kavgasıymış, hasiktir oradan. Bu kavganın hiçbir yerinde benim kimliğim yok. Bu kavga benim kavgam değil. Dur bakalım, bunun yanında da mı şart oluyor aşkın ızdırabı. Ah sevgilim, her şeyimiz yarım kalıyor. Mesela bir yazıya başlıyorum, mesela bir hayata… Ne zaman tamamlayabileceğim bunları, ne zaman kalmayacak hiçbiri yarım? Hala hayallerde mi yüzüyoruz sence? Hala daha dünyanın dörtte üçüne bırakıp kendimizi hergün boğularak ölümümüzü mü izliyoruz? Oysa bu dünyanın bir de oksijen bolluğu kesimleri var. Hah pardon, bu şehirde bütün ağaçlar kesiliyordu değil mi?

Sevgilim, benim çığlık atmam lazım. Bu şehrin neresi uygun? Bırak dünyanın dörtte üçünü. Şimdi fark ettim de biz bu kentin karasında da boğuluyoruz. Genç bir avukat vardı zamanında. İsmi İpek. İntihar etmeden önce küçük bir not düşmüştü kağıda: “Yavaş yavaş delirdim, kimse fark etmedi.” Dedim ya, şarkıları, şiirleri ve geri kalan her türlü şeyi yeni yeni anlıyorum. Farkediliyor mu? Tabi, bu bilinç beni yavaş yavaş öldürüyor. Yavaş yavaş ölüyor içimde bir şeyler.

Dünya dönüyor, duruyorum ben. İlköğretim de medya da henüz ele geçiremedi beni sevgilim. Duruyorum ben. Mutlu olacağım günü çok iyi biliyorum. “Bat dünya bat” demiş, Oğuz Atay. Bu dünya durduğunda döneceğimi hissediyorum. Her şey battığında mutlu olacağım, biliyorum.

Ah be Orhan baba. Biliyorum siktir ediyorsun hayat kavgasını. Edirne’nin kahvelerinde esrar içip bağlama çaldığın günleri unutmayanlar var, biliyorsun. Asıl derdin bu azabı dindirecek kişiye karşı, biliyoruz. “Gel beraber çıkalım bu yollara, yalnız çekilmiyor dünyanın kahrı.” Yavaş yavaş deliriyorum, fark ediyor musun?

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Kendimi Koşturacak Değilim - 4

Dört fiyakalı cümleyi bir araya getirince şiir sandık ve pek bir fiyakalı durdu bizim aşkımız uzaktan. Oysa anlaşılması en zor adamlara bile, kendi boktan şiirlerini giydirip sahte bir kimlik yüklemişti bu halk. Boktan şiirleri, fiyakalı adamlara ait sanıp en boktan olanı sanat ilan ettik. Bu ülkenin en iyi sinema filmlerini çok az kişi izledi sevgilim. Ve tabi, senin de güzelliğini kimse farketmedi. İşte bu yüzdendi biraz da bu yüzden olan.

Depresyona girmiş kadınların kafa karışıklığına dalıp birkaç sevgiliyi edindik tecrübe. Bu da yetmezdi elbet.  Ergenlik sendromlarını kullanarak ilerleyen bir edebiyata hakim oluyorduk giderek. Düşünceler bile edineceğimiz faydalar için metalaşmıştı. Her şey boktanlaşıyor sevgilim, bir sen kaldın sanki bardağın dolu tarafını temsilen. İşte bu yüzden biraz da bu yüzden olan.

Sence marijuana içen bir maymunun evrimi nasıl olur? Tanrı bu zıkkımı kaçıncı gün yarattı da dünya bu kadar dengesizleşti? Tanrı yarattığını sadece izlemiş midir yoksa bakmış mıdır bazı şeylerin tadına?  Tanrı bence bad trip’e bağlamış sevgilim, yoksa imkansız böyle bir dünya yaratmaz. Çırpınıyor şuanda, yüzü bembeyaz, ölmekten korkuyor. Öldürüyor da bazıları tanrıları ama bir önemi yok şuan bunların. Allah katında zaman neden yavaş sanıyorsun? İşte biraz da bu yüzden, akıp gidiyor zaman ellerimden. Malesef tanrısal bir kafa yaşayamıyoruz. Sen hiç kendini tanrı sanan bir adam gördün mü? Ben gördüm. Marijuana içen bir maymunun evriminden olsa olsa tanrı olur bence. Aslında bu yüzden biraz da, bütün bu olan biten.

Bilim adamları yavaş yavaş evrenin varoluşunun tesadüften ibaret olduğunu kanıtlarken, karşılaştığımız bütün tesadüfleri ilahi bir olay gibi karşılıyorduk. Oysa kural buydu sevdiğim. Kural, tesadüfen sevmekti seni. Ne kadar gerizekalı olduğumuzu düşünebiliyor musun? Maymunun tekinin geçirdiği bad trip yüzünden geldik bu hale. Tanrıya güzel müzikler çalmalıyız, ney üfleyelim bu gece. Sana baktığımda kulağımda güzel bir müzik çalıyordu, acaba bakmış mıdır tanrı senin tadına? Ah, o zaman bu yüzden mi bütün olanlar?

Cemal Süreya’dan değilim bugünlerde, Afrikaya da dahil değilim. Bugünlerde her şeyi kendime bağlıyorum, iyi mi. Ama nasıl oluyorsa, içimde senden bir şeyler buluyorum. Bu kör olasıca tanrı da nereden çıktı? Ça m’est egal sevgilim ça m’est egal. Bırakalım, olsun olan. İşte bu yüzden de değil, kaderden de değil. Sadece olduğu için, bütün olan.

                                 
                                    

28 Temmuz 2013 Pazar

Var et kendini!

Kendimden başka hiçbir şeyi anlamlandıramam. Mutluluğu bu arayışta buluyorum. Başka ve diğerlerin gizeminin çekicilik dışında bir getirisi yok, asıl hazine kendi içinde. Yaşamak dediğin şey, kendini anlamlandırmanın altında gizli. Arayışı ve beklentileri diğer insanlarda aramak, yokoluşunun sembolü, savaşmamız gereken şey tamamıyla benliğimizden ibaret, diğer her şey yokuş aşağı bir yuvarlanış.

Radikal değişiklikler, beklediğimiz anlarda gerçekleşmiyor. Yaşadığımız kritik olaylar, bir gün trenin camından hayatı izlerken kendi iç çekişmelerimiz sayesinde değiştiriyor bizi. Hiç beklenmedik bir anda, kendimizi savunmasızca yakalıyor ve yokoluşlarımızdan yeni varlığı kazanıyoruz. Kurtuluş, başkalarında değil, insanın kendi iç acılarında. Kurtuluş, mağlubiyetleri zafere dönüştüren savaşımlarımızda ve bu savaşımların tamamı sadece kendimizle. Mutluluk burada, insanın yükselişi burada.

Bazı diğer tecrübeler vardır. Başka insanların başka başka yaşadıkları. Mesela basit bir hikaye içeren bir film. Bu tecrübeler elbette bize dokunacaktır. Peki ne zaman? Sessizlik zamanında. Hayatımızı etkileyen, değiştiren filmlerde sessizlik hakimdir ve bu işi beceren filmlerin hepsi hiç ummadığımız zamanlarda çıkmışlardır karşımıza. Hiçbir şey beklemediğimiz filmler, asıl beklentileri karşılamıştır daima.  Biz de beklentilerimizin karşılığını hep yanlış yerlerde arıyoruz ve bunlara cevap en sonunda kendimizden geliyor. Kendinden nefret ettiğin gün, kendinle gurur duy; bu iyi bir şey. Çünkü o andan itibaren daha çok sevebileceğin, daha yüksek bir insan yaratacaksın kendinden. Çünkü o an savaşın başlamıştır kendinle ve bu elbette ki bir sonuç getirecektir.

“An ki fiskiyesidir sonsuzluğun,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” diyor Cemal Süreya. Aşk dediğin şey, yanındaki kadınla sonsuzluğu hissedebildiğin, zamanın dışında varolduğun bir andan ibarettir. Aşk sadece anlıktır ve o an, sonsuzluğa erişmiştir. Yine filme bağlarsak, Bin Jip filmi aşktır. Romantik komediler yalandır, sadece hayallerimizi süsler. Daha fazlası değil. Bin Jip filmi bize kendimizi ve kendi aşkımızı hissettirirken, romantik komediler bizi başka hayatlara imrendirir ve bu tam anlamıyla bir yokoluştur. Kendini varedememektir. Günümüzde yaşanan çoğu aşk, kendi varlığını yok etmekten ibaret. Her şey sessizliğin içinde ve kendi ruhunda gizli, bütün varoluş bu. Ne demiş Turgut Uyar;
“Çünkü sessizce yaşanmalı her şey,
Bir devrim sessizce olmalı mesela”

İşte biz kendi devrimimizi yapacağız. Tekil ve küçük hayatlarımızı, yokolanla varolacak olanın sessizce savaşı içerisinde devrime kavuşturacağız. Kendimizi alt edecek ve yükseleceğiz. Yaptığımız devrim sessizce olmadığı sürece, bu sadece gösterişten ibaret olacak ve kendimizi kandıracağız. İşte kendini kandırıp sevmeye başladığın o an, utan kendinden. Sen bir hiçsin, çünkü kendini kandırıp diğerlerini önemsiyorsun. Bütün insanlık bir varlık haline gelirken kendini çöpe atıyorsun. Çöpe at insanlığı, kendini var et.

“Kurtuluş garantileyen şey nedir? İnsanın artık kendinden utanmıyor olması.” Bu sözü kazı aklına. (F.W.Nietzsche)

Her şey değişir. Asıl gerçeklik, içerisinde bulunduğun durum değil, değişim ve zamanın kendisidir. İnsanların binlerce yıldır taptığı tanrı bile evreni, belli bir zamanda, yedi günde yarattı. Yani zaman, insanların taptığı tanrının bile ihtiyaç duyduğu yüce bir varlık ve varolan her şey değişime sebep olan zamana ait. Senin anlamın, zamandan ibaret, değişimden ibaret. Bu kavramlar olmasaydı, sen olmayacaktın. Kendini bunlarla tanımla. Bu kavramlara bırak kendini ve diğer her şeyle mücadele et. Oysa bakıyorum da bu kavramlar, mücadele etmeye çalıştığımız tek şey olmuş bugün. Halbuki mağlup olmanın garanti olduğu tek konudur bunlar.

Şimdi karar ver. Topluma ait bir makina mı olacaksın yoksa yaşamak denilen işi yapan bir birey mi olacaksın. Bak bir etrafına, her yer robotlarla dolu. Kendini insan kıl, var et kendini. Kimse sana kurtuluşu getirmeyecek, kimse sana mutluluğu sunmayacak. Her şey senin içinde gizli. Diğerleri sana sadece yol gösterebilirler, mücadele etmek senin işin. Güçlü olan ayakta kalır, hem fiziksel hem de psikolojik olarak algıla bu kuralı ve savaş kendinle. Eskimeye yüz tutmuş tarafını öldür, kendini alt et. Güçlü olursan ayakta kalan tarafın bu olacak. Doğanın kuralı olan bu söz senin de kuralın çünkü.